|
DÜNYA |
|
|
Çarşamba, 16 Ocak 2008 |
Dünya’mız, mavi-yeşil gezegenimiz hasta. Siz de farkındasınızdır artık tüm televizyon kanalları, gazeteler, radyolar hatta sinema filmleri bundan bahsediyor.
Ateşlendi, cildi yara bere içinde kaldı, ciğerleri tükendi, sarsıntıları normal düzeyleri çoktan aştı. Acil olarak bakıma, dinlenmeye, yenilenmeye ihtiyacı var. Hem de hemen, şu anda, şimdi!
Bunu yapacak olanlar ise bizleriz elbette. Evet siz, biz, hepimiz!
Çünkü Dünya’ya ödenmesi asırlar alacak bir borcumuz var.
Ormanlarını keserek ciğerlerini yüzyıllarca tahrip eden bizleriz. Toprağını ve suyunu atıklarımızla bir daha temizlenemez hale gelinceye kadar kirleten bizleriz. Eşsiz bir düzende işleyen ekosistemi “yaşamak için yer açmak” bahanesiyle derinden sarsan yine, elbette bizleriz. Yeryüzünü bitirip, gözyüzüne ozon tabakasına kadar ulaşan onu bile delmeyi başaran pek tabii ki bizleriz. Ama Dünya artık bize bu lüksü vermeyecek. Çünkü gücü kalmadı. Tükendi. Sadece ve sadece bizim yüzümüzden üstelik.
Şimdi alınacak önlemlerin aciliyetinin farkına varma, kişisel sorumluluklarımızı yerine getirme zamanı. Çünkü inanın bana başka çaremiz yok. Başka gidecek yerimiz ise hiç yok.
Artık dünyalılar olarak “tüketim toplumları” olmaktan çıkma zorunluluğumuz var. Kullandığımız plastik malzemeleri uzun süre kullanıp yenilerini almamaya dikkat ederek, geri dönüşüme değer vererek, alternatif enerji kaynaklarına ciddi anlamda destek vererek, ağaçlandırmayı hızlandırarak, gereksiz enerji israfını önleyerek işe bir an önce başlamak zorundayız. Ama öncelikle kendi yaşadığımız hayatımızdan başlamalıyız her şeye. Evlerimizde gereksiz ışıkları açık bırakmayarak, sarfiyatlı ampuller kullanarak, dişlerimizi fırçalarken suyu kapatarak, televizyonu kapatma tuşundan kapatarak bile birşeyler başarabiliriz. Bireysel adımları asla küçümsememeliyiz.
Eğer bizler üzerimize düşeni yapmazsak belki çocuklarımızdan, torunlarımızdan bile önce bunun acısını çekeceğiz. Ama ben bu tedbirlerin sadece korku temelli alınmasından da rahatsızım, neden sanki aklımız hep canımızın yanmasına ramak kala yerine geliyor? Oysa bize verilen bu akıl ve mantıkla çok daha ilerilerde olmalıydık, bu Dünya’da cenneti yaşıyor olmalıydık. Ama şimdi vakit yok. Ne sebeple olursa olsun, tebdir alınacak. Çünkü evet, insanlık daha da korkacak. Kendimize ait sandığımız krallık toza dönüşmek üzere. Kalıcı olacağını sandığımız dünyevi başarılar, Dünya’ya sahip çıkmazsak önemsiz şeyler haline dönüşecekler. Soluyacak hava, içecek su, ısınacak güneş, bizi besleyen toprak yok olduktan sonra, insanoğlunu bunca emek harcayarak sağladığı güç, mevkii ve para da kurtaramayacak.
Yalnız kalacak, korkacak, endişe edecek, düzeltmeye çabalayacak. Hatasını görecek sonunda.
Ama hep yaptığı gibi, iş işten geçtikten sonra elbette.. İnsanlar giderek kutuplaşmaya başlıyor ve bana kalırsa bu durum artarak devam edecek. Doğa adına verilen bir mücadele var artık; Dünya'nın sonunu geldiğini görmezden gelen insanlarla bunu düzeltmek isteyen insanlar ciddi olarak karşı karşıya gelecekler. Ve bizler, bir tarafta olmak durumda kalacağız. Benim seçimim sanırım açık. Yok olmak, yok etmek istemiyorum, sizlerde aynı fikirde değil misiniz? |
Güney Okyanusu’nda her yıl büyük bir katliam yaşanıyor. Ticari avlanmanın yasaklanmasından sonra “bilimsel araştırma” gerekçesiyle her yıl binlerce balina, japon avcılarının hedefi oluyor. Avlanma sezonu başladığında Güney Okyanusu’nun sessiz sularında zıpkın sesleri yankılanıyor. Tüm tepkilere ve yürütülen kampanyalara rağmen, filolar durmak bilmeden avlanmaya devam ediyor.
Konuyla ilgili önemli çalışmalar yürüten bir çok çevre kuruluşu, öldürülmeye dayalı “bilimsel araştırma”ların gerçekten hiç bir anlamı olmadığına inanıyor. Balinaları bu şekilde katlederek elde edilmiş hayati hiç bir bilimsel veri yok. Ayrıca bu avcılık, soyu tükenmekte olan canlıları da hedef aldığı için ekolojik olarak büyük bir tehdit oluşturuyor. Böylesi bir araştırma gerçekten de gerekli mi dersiniz? Hiç sanmıyorum. |
|
Devamını oku...
|
|
|
|